Mayıs 10

CALİCO KEDİLER NEDEN DİŞİDİR

Yapılan araştırmalar sonucunda 3000 üç renkli kediden (Calico) yalnızca bir tanesinin erkek olduğu tespit edilmiş. Peki bunun sebebi nedir?
Dişiler, iki adet X kromozomuna sahiptirler. Erkekler ise, bir tane X ve Y kromozomuna sahiptirler. Bir yavrunun dişi olması için anne ve babasından iki adet X kromozomu, erkek olması içinse anneden X babadan Y kromozomu alması gereklidir. Bu süreç kedilerde de insanlarda da aynı ilerler.
Kedilerde tüy rengini X kromozomu belirler. Erkek bir yavru, X kromozomunu yalnızca annesinden alabilir. Böylece tüy rengini anneden gelen kromozom belirlemiş olur. Fakat dişi yavrular hem annelerinden hem de babalarından X kromozomu alırlar. Her hücre, yalnızca bir adet X kromozomuna ihtiyaç duyar.
Örneğin, dişi bir yavruya, hem annesinden hem de babasından siyah tüy aktarılırsa, siyah tüylü olur. Calico kedilerde de aynı süreç işler. Fakat yavruya örneğin, anneden siyah, babadan sarı tüy aktarılır. Bir hücre, siyah tüyü aktaran kromozomu devre dışı bırakırken, diğer bir hücre sarı tüyü aktaran kromozomu devre dışı bırakır. Böylece yavrunun kürkünde her iki renk de yerini alır. Yavru, yalnızca bu iki renge sahipse calico değil, “tortoiseshell” kedisi olur.
Üç renkli kedilerde beyaz rengin oluşumunun X veya Y kromozomları ile ilgisi yoktur. Üç renk benekli ya da alacalı kedilerde, pigment eksikliği beyaz renk tüyle sonuçlanır. Bir kedinin calico, yani üç renkli olabilmesi için iki adet X kromozomuna ihtiyaç vardır. Bu yüzden calico kedilerin neredeyse hepsinin dişidir.
Üç renkli bir kedinin erkek olabilmesinin tek yolu, ekstra bir X kromozomuna sahip olmasıdır. Yani genetik yapısının XXY olması gerekir. İnsan türünde bu durum, “Klinefelter Sendromu“ olarak bilinir ve her 1000 erkek bebekten 1 ya da 2’sinde görülür.
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Mayıs 10

Niçin Mavi?

Gördüğünüz tipik Bodrum evi ve Akdeniz ülkelerinde , kapı ve pencereler yüzyıllardır maviye boyanır. Görsel güzellik kattığı tartışma götürmez ancak nedeni bu değildir.
Akrepler , mavi rengide, kırmızı rengin görme frekansında aldıkları için maviyi kırmızı algılarlar ve kırmızı renk onlarda en çok korktukları ateş korkusu iç güdüsünü tetiklediği için yaklaşamazlar ve kaçarlar. Bu arada niçin beyaz duvar , kireçlemeyede kısa not ekleyeyim. Kireç kokusuda yılanların kireçin gözlerini kör etmesinden ötürü ,iç güdüsel korku ile uzak dururlar.
Ve böylece estetik olarak ta o güzel Bodrum (Akdeniz) evleri çıkar karşımıza.
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Mayıs 10

Philip Morrison: Oppenheimer’in öğrencisi, Amerikalı fizikçi hakkında şunları aktarır;
Fisyonun (fisyon büyük çekirdeklerin bölünerek daha küçük çekirdekler oluşturması sürecidir füzyona oranla daha az enerji açığa çıkmaktadır) keşfedilmesinin ardından belki de daha bir hafta bile geçmemişti ki, Robert Oppenheimer’in ofisindeki karatahtada çok çirkin bir bomba çizimi belirmişti. (Oppenheimer atom bombasının babası olarak biliniyor daha sonra anılarına pişman olduğu yönünde bilgiler vermiş ancak çok geç kalınmıştır).
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Mayıs 10

Kekule’nin Organik Bileşikler Kuramı

Kimyacılar, 1860’larda benzenin molekül yapısının C6H6 olduğunu biliyorlardı ama 6 karbon atomunun uzayda nasıl dizildiğini bilmiyorlardı. Karbon atomunun 4 değerlikli olduğunu, yani dört başka atomla birleşeceğini ilk açıklayan Alman kimyacı Kekule bile benzenin yapısını çözümlemeyi başaramamıştı.
Günün birinde, Belçika’da kimya profesörü olarak çalışmaktayken, şöminenin karşısında oturmuş şekerleme yapıyordu. Sonradan şunları yazmıştı: ‘Koltuğumu şömineye doğru çevirdim ve uyuyakaldım. Atomlar yeniden gözlerimin önünde hoplayıp zıplamaya başladılar. Uzun sıralar halinde yılan gibi bükülüp, iç içe geçtiklerini görebiliyordum. Sonra birden, yılanların biri kendi kuyruğunu yakaladı ve gözlerimin önünde dönmeye başladı.’ Kekule uyandıktan sonra, benzen molekülünün altıgen şeklinde bir halka olduğunu fark etti.
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Mayıs 10

SANRI !

Denel fizikte bize öğretilen , ölçümlerinin dışında , duyularına (GÖRMEK,işitmek,tatmak,koklamak ve dokunmak) güvenerek asla bilimsel sonuçlara varmaya çalışma yanılırsın!
Şuraya bağlıyacağım. Tanımlanamaz gök cisimleri (U.F.O ) gördüğünü iddia eden kişilerin (ki buna bende dahilim) anlattıklarını araştırdığınızda,bu cisimleri genellikle şimşekli ve fırtınalı havada rengarenk yanıp sönen ışıklar olduğunu söylerler. Kendiminde yaşadığım bu olayı bilimle ilgisi olan kişi olarak ,Totem haline getirmeden irdelemem gerekirdi.
İlk olarak bu olay duyu organım aracılığı ile (Göz) bana yansımıştı. Yanılma payı yüksekti. Görsel yanılgı optik kırılmalarla ortamdan ötürüde subjektif algılamalara yol açabilirdi. Kısacası o anlık yanılgılar UFO gördüm sanrısı oluşturabilirdi.
Bu basit bir olayda bile bilime önem veren kişiler için , totem yaparak teori üretmek yerine,bilim akılcılığı ve metodlarına iyi bir örnek olmuştur UMARIM.
Mayıs 10

Kaybettim diye üzülüyorsun ama seni Allah kurtardı

Kaybettik diye üzüldüğümüz insanların gidişleri aslında kurtuluşumuz oluyor, farkına varamıyoruz. bazen birilerinin bize ait olmadığını, hayatımızda olmaması gerektiğini erken fark etmek hayat kurtarıyor, göremeyebiliyoruz.

şimdi verdiğin emekleri düşün, harcadığın çabaları, bir şeyler ayakta kalsın diye tek başına uğraştığın zamanları düşün.

birileri senden gitti diye üzülüyorsun ya hani, kaybettiğin için ağlayıp sızlanıyorsun ya, bırak gitsin. Evet gitsin. Bazen sende gideceksin. Sebepsiz değil, sebeple. Mesela senin için hiç bir çaba sarf edilmediğini, emek verilmediğini gördüğün an gitmelisin. ya da o kadar çabana rağmen gitmek isteyene izin ver, bırak gitsin.

Reşat Nuri Güntekin’in dediği gibi

O kadar emeğe rağmen giden insan; yüktür, kayıp değil. bunu böyle bilesin

senden gitti diye üzülme. hiç kimseyi kaybetmedin. bir yükten daha kurtuldun.

Mayıs 10

kara keçi

1000 yıl önce Orta Asya’dan Anadolu’ya Yörükler tarafından getirilen karakeçi cinsi keçiler Yörüklerle özdeştirilmiş olup Karakeçili Yörükleri ismini bu hayvanlardan almıştır. Son zamanlarda sayıları hızla azalan bu karakeçi türü aslında ormanın dip bitkilerini yediği için ormanın nefes almasını sağlar ve yangın çıkma olasılığını azaltır. Karakeçi ya da diğer ismiyle kıl keçisi Anadolu coğrafyasının yahut Türklerin ve Yörüklerin esas keçisidir. Coğrafi ve iklim şartlarının zor olduğu bölgelere kolay uyum sağladığı, sakallı boynuzlu ve inatçı bir türdür. Kayalıklarda tepelerde gördüğünüz keçi işte bu türdür. Son derece kanaatkâr bir hayvandır ve açlığa dayanıklıdır. Meşhur Yörük çadırları, heybe urgan kilim yular gibi minimum eşyalarında bu kıl keçisinin kılından yapılır.
Son dönemde keçi sütüne artan talep keçi üretimini arttırdı diyebiliriz. Özellikle yeni doğmuş bebeklere keçi sütü aranır oldu. Zira yünü, kılı, eti, sütü, peyniri ile eşsiz bir hayvan olan keçinin doğal ve şifalı tüm cins otları yediği için tıpkı bir arının bal üretmesi gibi şifalı bir süt üretiyor. Keçi sütünün gerçekten de eşi benzeri yok.
Orta Asya’dan Anadolu’ya göç ederken en sadıkane yoldaş keçi olmuştur. Türkmenler dağ keçisinin ve tekelerin, bağımsızlık, kararlılık, güç, cesaret ve asalet timsali olduklarına inanılır. Türk yapılarının eskilerinde yazıtlarda dağ keçisinin boynuzları ve süslemelerinde boynuz motifi yer bulmuştur. Kültürümüze ve eski yaşam biçimine yansımıştır.
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Mayıs 10

Jakub Schikaneder, 1889’da ”Evdeki Cinayet” adlı bir esere imza attı…

Ressam, izleyiciyi olay yeri ile baş başa bırakıyor ve belki de sadece resmi değil, cinayeti de çözmemizi istiyor. Sanat tarihinin en gizemli resimlerinden birini, gelin beraber inceleyelim…
Sanatçı Prag’daki Dekoratif Sanatlar Okulu’nda görev yapıyordu ve görevinin beşinci yılında, 1889 yılında böyle bir sahneye imza attı. 203 x 321 cm gibi büyük ölçülere sahip. Yani ressam, eserine dikkatlice ve detaylıca bakılmasını istemiş.
1890 yılında ise Almanya Berlin’de sergilenmeye başlanan eser, ziyaretçileri şok ediyor. Daha sonra Prag’da bulunan Jubilee sergisinde de büyük bir sansasyon yaratıyor.
Çünkü sergiyi ziyaret eden herkes bu eseri çözmeye ve anlamaya çalışıyor…
Bu bir cinayet mi? Bir intihar mı? Kadın öldürüldüyse onu kim öldürdü? Herkes birbirine bu soruları soruyor.
Ancak ressam soruları yanıtsız bırakıyor ve biz bu cinayeti kimin işlediğini kesin olarak kavrayamıyoruz. Ancak sorulması gereken ikinci bir soru daha ortaya çıkıyor. Ressam neden böyle bir konu seçti??
Resmin gizeminin peşinde koşmaya karar veren araştırmacılar Prag’daki bir Yahudi kasabasında, Špitálská caddesine açılan ve diğer tarafı çıkmaz bir sokak olan Rabínská sokağındaki bir avlunun aynısı olduğunu fark etmişler.
Sanatçı 1872 yıllarında bu bölgede yaşamıştı ve belki de bire bir tanıklık ettiği bir olayı yıllar sonra resmetmek istemişti. Aslında anlatmak istediği gizemli bir cinayet, çözülmeyi bekleyen bir dava değildi. Kadın cinayetleriydi…
Burası oldukça fakir bir mahalleydi ve şehrin en tehlikeli sokakları buradaydı. Kadın öldürülmüştü ancak onun ölümünü değil de katilin kim olduğunu merak ediyordu herkes. Bu eserde toplumsal bir eleştiri vardı.
Kendi kanı içinde yatan kadın figürü öldürülmüştü. Ancak izleyici ona üzülmek yerine katilin kim olduğunu tahmin etmeye çalışarak kendince bir oyun oynamaya başlıyordu.
Aslında bu oyunun oynanmasını isteyen kişi ressamın kendisiydi. Peki burada toplumsal eleştiri nerede? Cesede bakan şu mahalleliye tek tek bakın. Aşırı bir tepki, bir yardım çağrısı, kadının üzerini örtme girişimi var mı?
Cinayeti görenlerin verdikleri tepkilere bakarsak, onların böyle bir sahne ile ilk kez karşılaşmadıkları sonucuna varabiliriz. Endişeli ya da korkmuş gözüken çok az figür var. Aslında daha çok meraklı figürleri görüyoruz.
Bunu bize en güçlü hissettiren figür ise çocuk figürü. Bir kadının kendi kan gölü içinde uzanıyor olması onun için çok da şaşılacak bir şeye benzemiyor. Merak içinde ve düşünceli bir şekilde olay yerini inceliyor.
Figürlerin bu şekilde olay yerini incelemesi bizlerinde doğal olarak öldürülen bir insan hayatını arka plana atıp, heyecan içinde cinayeti çözmek istememize neden oluyor.
Ressam bizle dedektif oyunu oynuyor gibi yapıyor ancak toplumsal olarak hedef aldığı kitle bizleriz. Oyun oynuyor ancak dedektiflikle alakası yok.
O dönem içinde, o mahallede yaşanan çok sayıda kadın cinayetine ve bu cinayetlerin ne denli sıradanlaştığına dair zekice bir anlatım kullanıyor. Eserin adı ‘Evdeki Cinayet’ ancak biz cinayetin evin dışına taştığını görüyoruz.
Kadın sokakta ölü olarak yatıyor olabilir ama asıl arbede evin içinde yaşanmış. Sağ tarafta gördüğümüz cam muhtemelen içerden kırılıyor.
Kadın kan kaybederken evin dışına atıyor kendini. Orada durup yardım için bağırmış olmalı. Ancak şuan izleyici olarak sahnenin içinde bulunanlar o an orada değiller…
Muhtemelen kocası ya da ailesinden birisi bu kadına evin içinde saldırdı, yaraladı, evin dışına çıkmaya çalıştığında öldürdü ve dar bir sokağa doğru ilerlerken kanlı elleriyle duvara dokundu. Ya da belki o da yaralanmıştır ve duvara çarptığında kanı duvara bulaşmıştır.
Sonuç olarak bu evin içinde kalmış bir cinayet değildir. Bu cinayetler sokağa, o sokağı paylaşanlara, komşulara da aittir. Toplum buradaki cinayetin bir parçasıdır. Bu tepkisizlik ve durağan tavırlar sizin mücadele etmenizi, bağırmanızı, yardım istemenizi anlamsız kılmaktadır..
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Mayıs 10

Kozkaya köyü anıt ev

Kozyaka Köyü’nde Kurtuluş Savaşı’nda Garp Cephesi Komutanı olan ardından da 2. Cumhurbaşkanlığı görevini yapan İsmet İnönü’nün Büyük Millet Meclisi’nin Ankara da toplanmasının kesinleşmesi ile birlikte İstanbul’dan kaçışı sırasında 29 Mart 1920 tarihinde konakladığı evdir.
Daha sonra Bolu Milletvekili olarak görev yapacak Abdi Özkök’ün babası Ahmet Ağa’ya ait ev, Kozyaka Köyü Çavuşlar Mahallesi’nde Kızık köyü-Seben yolunun solunda yer almaktadır.
Konak giriş katı+2 kat+çatı katı şeklinde toplam 4 katlıdır. Konak tarihi önemi ve mimari özellikleri nedeniyle Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından 2009 yılında 2. Derecede Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı olarak tescil edilmiştir.
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Mayıs 10

Selanik’liydi

Mustafa Kemal’le akrandı, 1881 doğumluydu, askeri tıbbiyeden mezun oldu, hekim yüzbaşıydı…
Eğitim için Almanya’ya gönderildi.
Görev yaptığı hastanede Erica’yla tanıştı, hemşireydi, beline kadar örgü sarı saçlı, tipik Alman güzeliydi.
Ragıp’ın aklı başından gitti, kaçamak bakışlarla kendisini süzen o mavi gözlere kelimenin tam manasıyla vurulmuştu…
Ragıp da filinta gibi delikanlıydı, üstelik Almanca’yı akıcı şekilde konuşuyordu, espriler mespriler, romantik cümleler filan, kızı bağladı, flört etmeye başladılar.
Doğrusu Erica da ilk günden gönlünü kaptırmıştı ama, mantığı engel oluyordu, Alman gerçekçiliği ağır basıyordu, çünkü, özellikle babasının ne cevap vereceğini çok iyi biliyordu, bir Türk’le bir Müslüman’la evlenmesine asla müsaade etmezlerdi, ayrıca, kendisi koyu bir Hristiyan sayılmazdı ama, bir Türk’le evlense bile din değiştirmek istemiyordu…
Ragıp dedi ki, babanı sen bana bırak, dinlerimiz konusunda ise düşündüğün şeye bak, ben seni böyle sevdim, sen beni böyle sevdin, birbirimizi neden değiştirelim ki?
Sonra gitti, bir buket çiçekle kapıyı çaldı, bizde gelenek böyledir dedi, Allah’ın emri peygamberin kavliyle Erica’yı istedi, sizi ikna etmek için ne demem gerektiğini günlerce düşündüm, inanın bulamadım, sadece şunu söyleyebilirim, kızınıza aşığım dedi.
Adeta sihirli iki kelimeydi. Zor, kolay oldu…
Medeni kimliğiyle, medeni cesaretiyle, aileyi etkilemişti, kayınpeder ikna oldu, peki dedi, hemen bir hafta sonra, Almanya’da evlendiler. Mutluluktan uçuyorlardı. Boy boy çocukların hayalini kuruyorlardı. Maalesef…
Osmanlı seferberlik ilan etti. Ragıp bir saniye bile tereddüt etmedi, vatan topraklarında kapışma başlarken, Almanya’da duramazdı, Erica’yı karşısına aldı, sana bunu yapmak istemezdim ama, gitmem lazım dedi, ölmezsem, bekle beni…
Erica hiç cevap vermedi, açtı yatak odasındaki dolabı, bavulu çıkardı, çoktaaan hazırlamıştı, gazete okuyan her Alman gibi elbette dünyanın nereye gittiğini biliyordu, Ragıp’a sarıldı, sen nereye ben oraya dedi…
İyi günde kötü günde, anca beraber kanca beraberdi.
İlk trenle İstanbul’a geldiler.
Ragıp lisan bildiği için Almanya’da zorlanmamıştı ama, Erica tek kelime Türkçe bilmiyordu.
Ev kiraladılar, Alman gelin açısından ne komşu vardı, ne akraba, ne tanıdık…
Üstelik, Ragıp’ın ailesi kendi ailesi kadar hoşgörülü olmamıştı, yabancı gelin kabul edilmemişti.
Ragıp her sabah Taşkışla hastanesindeki geçici görevine gidiyor, Erica eşi gelene kadar sokağa bile çıkmıyor, yapayalnız bekliyordu.
Dört ay kadar böyle geçti.
Ragıp, Çanakkale’ye, cepheye, başhekim yardımcısı olarak atandı.
Yine aldı Erica’yı karşısına, sana bunu yapmak istemezdim ama, gitmem lazım dedi.
Erica gülümsedi, çoktaaan bavulunu hazırlamıştı, söylemiştim sana dedi, sen nereye ben oraya…
Ragıp bir taraftan kendisini böyle bir kadınla tanıştırdığı için Allah’a şükrediyor, bir taraftan sevdiğini böylesine sürüklediği için vicdanen kahroluyordu.
At arabasıyla Çanakkale’ye geldiler.
Erica bu defa yalnız değildi.
Mesleğinin tam göbeğine gelmişti.
Sahra hastanesinde gönüllü hemşire olarak çalışmaya başladı.
Ev mev yoktu, baraka bile yoktu, sahra hastanesinin bitiğişinde çadırda kalıyorlardı, kuru ekmeğe talim ediyorlardı…
Gel gör ki…
Ömürlerinde böyle mutlu olmamışlardı. 24 saat, gece gündüz birlikteydiler, önemli olan buydu, olumsuz fiziki şartlar umurlarında bile değildi. Savaş patladı…
Ragıp devamlı ameliyattaydı, Erica kan revan içinde gazilerimizin başındaydı, yara sarıyor, ilaç veriyor, ana şefkatiyle kınalı kuzularımızın saçlarını okşuyor, öğrendiği bir kaç kelime kırık dökük Türkçesiyle moral kaynağı oluyordu, “ölmeyeceksin, yaşayacaksın, iyi olacaksın, sevdiğine kavuşacaksın” diyerek, paramparça evlatlarımızı hayata bağlamaya çalışıyordu…
Gazilerimiz Erica’ya “hemşire” diye seslenmiyordu, “ana hatun” adını takmışlardı. Can pazarındaki bu kahraman kadını, annelerinin yerine koymuşlardı. Hastaneden vakit bulduğunda, köylü kadınlarımızla birlikte çalışıyor, iğne iplikle Mehmetçik’in delik deşik kıyafetlerini onarıyor, çadır dikiyordu…
17 Aralık 1915, saat üç suları…
İngiliz keşif uçağı Eceabat’ın Yalova köyündeki hilal-i ahmer hastanesi üzerinde dolaştı. Adrese teslim koordinat belirliyordu. 10 dakika geçti geçmedi, İngiliz zırhlılarından bombardıman başladı. Çatısında 20 metre boyunda “kırmızı ay” bulunmasına rağmen, bile bile, tüm ahlaki kurallara aykırı olarak, hastaneyi hedef aldılar…
Ana Hatun orada hayatını kaybetti, tertemiz yüreğine şarapnel denk gelmişti. Ragıp yara almadan kurtuldu ama, Erica’nın cenazesini kucakladığı o saniyeden sonra yaşadı denilebilir mi, bilmiyorum…
Erica için askeri tören düzenlendi. Sevdiği adamın vatanında, vatanımızın bağrında, Yalova köyünde, şehitlerimizin yanında toprağa verildi. Kabrinin kitabesine Osmanlıca “ifa-yı vazife esnasında top mermisiyle terk-i hayat eden madam” yazıldı…
Çanakkale dediğin, duygusuz, ruhsuz, hamasi nutuklardan ibaret değildir…
Ayşesiyle Fatmasıyla Lindasıyla Ericasıyla, yarım kalan aşkların destanıdır…
Madam Erika olarak bilinen Anna Schwarz
Avusturya asıllı Alman Hemşire
Çanakkale Savaşında ilk kadın şehidimiz
Category: Genel | LEAVE A COMMENT