Temmuz 12

TANRILAR NEDEN HEP “KURBAN-KAN”(!)(?) İSTERLER?

Sadece İslamda değil, öncülü olan/olmayan eski mitolojik dinlerde de, “kan akıtma-kurban-adak” geleneği vardı.
Çünkü kan akıtmak korku yaratır; o inanca ve temsilcilerine karşı çıkabileceklere göz dağıdır-uyarıdır-tehdittir.
İnsanı temel içgüdüsündan (korkusundan) yakalayarak Psikolojik olarak teslim alma ritüelidir.
– Sümerlerin tanrıları erkeklerin üreme organının bir parçasını sunmasını isterler.
– Hititlerin tanrılari hayvanların kanının akıtılmasini istemiştir.
– Kartacanin tanrıları çocukların kanını istemişler.
– Friglerin “kyble”si erkek rahiplerin cinsel organını kesip sunmasını beklemişler.
– Romalıların tanrıları hayvan kurbanı istemişler.
– Maya tanrıları insan kurbanı istemiş.
– Aztek tanrıları bir anda 100 hatta 1000 insanın kurban edilmesini istemiş insanların kanından hoşnut olmuştur.
? Hem insanları, hem hayvanları yarattığına inanılan bir varlığın, bir başka canlının ve kendisinin kanını akıtmasını beklediği inancı nasıl ortaya çıktı?
? Neden kan?
? İnsanoğlu bu düşünceye nereden vardı?
Doğal olaylarda ve felaketlerden korkan insan, bunu doğa üstü gücün kızmasına bağladı.
Kurnazlar;
Yöneticiler-ruhbanlar ortaya çıktı;
Bu korkuyu değerlendirdi.
Hayali-İlahi gücün temsilcisi olarak sundular kendilerini,
İlah adına kanlı ritüeller düzenleyip biatı sağladılar.
Yoksa zavallı insanları nasıl korkutup kendilerine taptıracaklardı ki?
Ve tanrıların görevini de elbette krallar, ruhbanlar-peygamberler ve diktatörler üstlendi.
Korku ile biat sağlandı.
Kitleleri yönetmek için ya maneviyatları üzerinden ya da korkuları üzerinden sömürmeniz gerekir.
Antik medeniyetlerde çoğu kral, tanrı olduğunu ya da tanrı soyundan geldiğini, ya da tanrının sözcüsü-peygamber vs olduğunu iddia ederdi.
İsyanları engellemek için de kanlı ritüerler düzenler ya da dini efsaneler üzerine düzeni sağlardı.
YOKSA ORTADA KAN İSTEYEN GERÇEK BİR TANRI OLMADI HİÇ….
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Temmuz 12

SÜMERLİ LUDİNGİRRA’DAN ÇAĞLAR SONRASINA MEKTUP…

”…Biz yaptık onlar yıktılar,biz yaptık onlar yaktılar.Halkımız hatta krallarımız tutsak oldu.Ailelerimiz dağıldı.Tarlalarımız,bahçelerimiz kurudu,hayvanlarımız açlıktan öldü ve böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu,dayanamıyacak hale geldi ve içimize yavaş yavaş sızıp,bizi yiyen
yabancıların kucağına bırakıverdi kendini.Onlar yönetiyor bizi şimdi.”
Bu öyküleri neden yazıyorum?
Ben bir Sümerli öğretmen,şair ve yazarım.Yaşım yetmişbeşi bulduğundan öğretmenliği bıraktım çoktan;fakat şairlik ve yazarlığım ölünceye kadar sürecek herhalde.
Bu yaşam öykümü daha çok gelecek nesiller için yazmaya başladım.Bizim ulusumuz,dilimiz,geleneklerimiz,sosyal yaşantımız,sanatımız unutuluyor artık.
Bu güzel ülkemize her taraftan göz diktiler. Göklere uzanan basamaklı kulelerimizin, görkemli tapınaklarımızın, arı gibi işleyen çarşılarımızın, her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, boy ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, dolup taşan iskelelerimizin, her tür bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar.
Biz yaptk onlar yıktılar,biz yaptık onlar yaktılar.Halkımız hatta krallarımız tutsak oldu.Ailelerimiz dağıldı.Tarlalarımız,bahçelerimiz kurudu,hayvanlarımız açlıktan öldü ve böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu,dayanamıyacak hale geldi ve içimize yavaş yavaş sızıp,bizi yiyen yabancıların kucağına bırakıverdi kendini.Onlar yönetiyor bizi şimdi.
Topraklarımıza lkel geldiler;sayemizde uygar olmaya başladılar.Ne yazıdan,ne tarımdan,ne sanattan ,ne dinden,ne okuldan,ne attan,ne arabadan,ne aydan,ne yıldan haberleri vardı.
Hepsini bizden öğrendiler.Sonrada biz yaptık,biz bulduk diye öğünmeye başladılar.Hep korkuyorum,bir gün gelecek; adımız da,uygarlığımız da unutulacak.Biz ne yaptık,ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler.Bu durum beni yıllardan beri üzüyordu.
Ben küçük bir adamım, bunu önlemek elimden gelmez diye yakınıyordum. Bir gün birdenbire aklıma geldi. Ben bir yazar olduğuma göre, ulusumuzun bulduklarını, başardıklarını, geçmişimizi, geleneklerimizi, ne kadar uygar olduğumuzu, gerek Sümerliliklerini unutmaya başlayan gençlerimize, gerek daha sonra gelecek kuşaklara neden yazılarımla bildirmeyeyim dedim ve yaşam öykümü yazmaya karar verdim. Böylece her tarafa, herkese, her çağa ulaşacağımı umut ediyorum.
Çocukluğumdan bugüne tüm yaşantımı anımsamanın,ulusumuzun binlerce yıllık geçmişini çıkarıp bir araya toplamanın pek kolay olmayacağını tahmin edersiniz herhalde.Fakat ben bu yaşa kadar bir çok olaya tanık oldum.Arşiv ve kütüphanelerde araştırma yaptım.Büyüklerimizden ,çevremden bilgiler topladım.Şimdi bu biriken bilgiler ışığı altında,yaşamımıza ait anılarımla birlikte ulusumuzun başından geçen acı tatlı olayları,gelenek ve göreneklerimizi,inançlarımızı,Tanrılarımızı size tanıtmaya çalışacağım.
Şiirlerimizden,destanlarımızdan,masallarımızdan örnekler vereceğim.Bunları sizi sıkmadan okutabilirsem ne mutlu bana!
Bizim uygarlığımız belki binlerce yıl sonra yaşayan insanlara da geçecek. Bizim attığımız temeller üzerine yenilerini koyacaklardır.
Ah! Onlar da bizi hatırlayıp bıraktığımız kültür mirası için teşekkür edebilseler…
Ludingira’nın Yaşam Öyküsü Tablet 1.
Muazzez İlmiye ÇIĞ : Sümerli Ludingirra
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Temmuz 12

Tanrı’ya inanıyor musun?…

Einstein’ın ABD Üniversitelerinde konferans verdiği sıralarda öğrencilerin ona en çok sordukları soru şuydu;
Tanrı’ya inanıyor musun?…
Einstein da hep şu cevabı verir;
Spinoza’nın Tanrı’sına inanıyorum…
Spinoza’yı okumayan kişi aynı yerde kalır…
Bu da şu şekilde özetlenebilir;
Baruch de Spinoza 17.yy felsefesinin üç büyük “Rastyonalist”inden biri olarak kabul edilir, tabi ki Descartes ile birlikte…
Bakalım Spinoza’nın Tanrısı ne diyor;
  • Dua etmeyi ve boşuna göğsüne yumruk atmayı bırak…
  • Yapmanı istediğim tek şey dünyaya çıkıp hayatın tadını çıkartmandır…
  • Eğlenmeni, şarkı söylemeni ve senin için yaptığım her şeyin tadını çıkartmanı istiyorum…
  • Kendi inşa ettiğin Tapınaklara gitmeyi de bırak. Oraların benim evim olduğunu söylüyorsun. Benim evim dağlarda, ormanlarda, nehirlerde, göllerde ve senin kalbindedir…
  • Sefil hayatın için de beni suçlamayı bırak. Çünkü ben sana Hiçbir zaman günahkar olduğunu, yanlışlarını, hatta cinselliğin kötü bir şey olduğunu söylemedim. O yüzden seni inandırdıkları her şey için beni suçlama…
  • Benimle Hiçbir ilgisi olmayan ve anlamadığın halde sözde kutsal yazıları okumayı bırak. Gün doğumunda şahane bir manzarada, arkadaşının dostluğunda, küçük bir çocuğun gözlerinde beni okuyamıyorsan, henüz yazının bilinmediği bir devirde, benim adıma yazıldığı iddia edilen Hiçbir kitapta beni bulamazsın!
  • Bana güven. Ama önce kendine güven ve her şeyi benden istemeyi bırak.
  • Benden korkmayı da bırak. Çünkü ben seni yargılamıyorum, seni eleştirmiyorum, sana sinirlenmiyor, seni asla cezalandırmıyorum. Beni sadece SEVMEN yeterlidir.
  • Benden özür dilemeyi de bırak! Çünkü affedilecek bir şey yok. Eğer seni ben yarattıysam, seni özgür iradenle donattım. Sana benim verdiğim akıl ve iradeyle yaşıyorsan, seni nasıl suçlayabilirim? Seni sen olduğun için nasıl cezalandırabilirim?Bir yaratıcı bunu nasıl yapabilir???
  • Her türlü emirleri unut, her türlü yasayı unut, bunlar seni manipüle etmek için, seni kontrol etmek için, senin suçluluk hissetmeni isteyenlerin kurgusudur. Bunlara inanma sadece kendi aklını kullan…
  • Kendine saygı göster ve kendine yapılmasını istemediğin Hiçbir şeyi bir başkasına yapma.
  • Senden tek istediğim hayatına dikkat etmendir. Çünkü hayat ne bir test, ne bir basamak, ne bir prova, ne de cennete giden bir yoldur. Ben seni tamamen ÖZGÜR kıldım…
  • Ödül yok,ceza yok,günahlar yok,kimse kayıt yapmıyor ,kise bunları saymıyor…
  • Sadece SEVGİ var hayatta…
Ancak hayatında bir cennet ya da cehennem yaratmak istiyorsan, bunda tamamen özgürsün!!!…
Bu hayattan sonra ne olduğu hakkında sana bilgi veremem,
ama bir tavsiye verebilirim;
Hiçbir şey olmadığını düşünerek yaşa.
Düşünsene eğer bundan sonra diye bir şey yoksa, sana verdiğim hayatı sevgiyle, zevkini çıkara çıkara, doya doya yaşamış olacaksın…
Ama eğer sonrası varsa;
sana orada soracağım sadece;
Eğlendin mi?En çok neyi beğendin?
Yaşamın boyunca ne öğrendin ve hangi güzel şeyleri yaptın? Olacaktır.
Çünkü sen harikalarla dolu dünyadaki güzellikleri keşfedecek zekayla var edildin, onları korumayı, doğru kullanmayı, geliştirip daha da güzelleştirmeyi becerecek güçtesin.
Kendini izleniyormuş gibi hissedersen, neşeni göster.
Minnettarlık mı hissediyorsun?
Bunu kendine, sağlığına, ilişkilerine, sana ihtiyacı olanlara göz -kulak olarak ifade et.
Öğrendiklerini onlara aktar, bildiklerini sevgiyle paylaş.
Durmadan mucize bekleme, mucize sen ve sana verilen hayat ile onu doğru yaşayabileceğin aklındır.
Beni de aramayı bırak”’…
Beni sadece kendinde bulabilirsin…
Spinoza; en büyük eseri olan Ethica kitabında “var olan nedir?” sorusunu yanıtlamaya çalışır…
“Tanrı dışında hiçbir özdek var kabul edilemez ve hiçbir şey Tanrının dışında var olamaz ya da algılanamaz.”
Spinoza her şeyin, bir bakıma Tanrı “içinde” olduğuna inanır.
Ona göre; “Bir etkiye ilişkin bilgi kendi nedenine ilişkin bilgiye dayanır ve aynını içerir.”
Bu sav aslında Diyalektiğin “Her şey birbirine bağlıdır” ilkesiyle örtüşmektedir….
Böyle yazılmış kutsal kitaplar insanlara sunulsaydı, bu gün dünyanın ihtiyacı olan pozitif duygu yüklü bireylerin,soyut bir olgu olan SEVGİ ile başarabilecekleri şeyler daha mı çok olurdu acaba?
İnsan tutkuları yenerek Tanrıya ulaşır…
Baruch Spinoza – “Spinoza’nın Tanrı Anlayışı…
“Ethika” kitabından derlenmiştir..
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Temmuz 8

Memleketim Rize

Rize’de kaza geçiren bir işçi, olayı ayrıntılarıyla anlatmak için şantiye şefine bir mektup yazmış ki, evlere şenlik.
İtiraf etmek gerekirse, klasik Karadeniz fıkralarından biri sandım ama değilmiş. Bire bir gerçek bir hikaye…
“Sayın şantiye şefim, iş kazası tutanağında planlama hatası diye yazmıştım.
Bunu yeterli görmeyerek ayrıntılı bilgi istemişsiniz. Şu anda hastanede yatmama neden olan olaylar aynen aşağıdaki gibi olmuştur:
Bildiğiniz gibi ben duvar ustasıyım.
İnşaatın 6. katında işimi bitirdiğimde, biraz tuğla artmıştı. Yaklaşık 250 kg olduğunu sandığım bu tuğlaları aşağıya indirmem gerekiyordu. Bunun için bir varil buldum.
Ona sağlam bir ip bağladım. 6. kata çıkıp, ipi bir çıkrıktan geçirerek, ucunu aşağıya saldım. Tekrar aşağıya inip, ipi çekerek varili 6. kata çıkardım. İpin ucunu sağlam bir yere bağlayıp, tekrar yukarı çıktım. Tüm tuğlaları varile doldurup aşağı indim. Tam ipin ucunu çektim ki, kendimi havalarda buldum. B
en yaklaşık 70 kiloyum.
250 kiloluk varil aşağı düşerken, beni yukarı çekti. Heyecandan ipi bırakmayı akıl edemedim.
Yolun yarısında dolu varille çarpıştık. Sanıyorum sağ iki kaburgam bu sırada kırıldı. Tam yukarı çıkınca, iki parmağım iple birlikte çıkrığa sıkıştı.
Böylece parmaklarım da kırılmış oldu. O sırada yere çarpan varilin dibi çıktı ve tuğlalar etrafa dağıldı.
Varil hafifleyince
, bu kez ben aşağı inmeye, varil yukarı çıkmaya başladı ve yolun yarısında yine varille çarpıştık. Sol bacağımın kaval kemiği de bu sırada kırıldı.
Can havliyle ipi bırakmayı akıl ettim ve tabii yaklaşık 3 kat yükseklikten aşağıya doğru düştüm. Sol kaburgalarım, sol el bileğim de o zaman kırıldı sanırım. Başımı yukarı kaldırdığımda boş varilin hızla üzerime doğru geldiğini gördüm. Kafatasımın da böylece çatladığını düşünüyorum. Bu sırada bayılmışım.
Gözümü hastanede açtım.
Category: Genel | LEAVE A COMMENT