Temmuz 12

TANRILAR NEDEN HEP “KURBAN-KAN”(!)(?) İSTERLER?

Sadece İslamda değil, öncülü olan/olmayan eski mitolojik dinlerde de, “kan akıtma-kurban-adak” geleneği vardı.
Çünkü kan akıtmak korku yaratır; o inanca ve temsilcilerine karşı çıkabileceklere göz dağıdır-uyarıdır-tehdittir.
İnsanı temel içgüdüsündan (korkusundan) yakalayarak Psikolojik olarak teslim alma ritüelidir.
– Sümerlerin tanrıları erkeklerin üreme organının bir parçasını sunmasını isterler.
– Hititlerin tanrılari hayvanların kanının akıtılmasini istemiştir.
– Kartacanin tanrıları çocukların kanını istemişler.
– Friglerin “kyble”si erkek rahiplerin cinsel organını kesip sunmasını beklemişler.
– Romalıların tanrıları hayvan kurbanı istemişler.
– Maya tanrıları insan kurbanı istemiş.
– Aztek tanrıları bir anda 100 hatta 1000 insanın kurban edilmesini istemiş insanların kanından hoşnut olmuştur.
? Hem insanları, hem hayvanları yarattığına inanılan bir varlığın, bir başka canlının ve kendisinin kanını akıtmasını beklediği inancı nasıl ortaya çıktı?
? Neden kan?
? İnsanoğlu bu düşünceye nereden vardı?
Doğal olaylarda ve felaketlerden korkan insan, bunu doğa üstü gücün kızmasına bağladı.
Kurnazlar;
Yöneticiler-ruhbanlar ortaya çıktı;
Bu korkuyu değerlendirdi.
Hayali-İlahi gücün temsilcisi olarak sundular kendilerini,
İlah adına kanlı ritüeller düzenleyip biatı sağladılar.
Yoksa zavallı insanları nasıl korkutup kendilerine taptıracaklardı ki?
Ve tanrıların görevini de elbette krallar, ruhbanlar-peygamberler ve diktatörler üstlendi.
Korku ile biat sağlandı.
Kitleleri yönetmek için ya maneviyatları üzerinden ya da korkuları üzerinden sömürmeniz gerekir.
Antik medeniyetlerde çoğu kral, tanrı olduğunu ya da tanrı soyundan geldiğini, ya da tanrının sözcüsü-peygamber vs olduğunu iddia ederdi.
İsyanları engellemek için de kanlı ritüerler düzenler ya da dini efsaneler üzerine düzeni sağlardı.
YOKSA ORTADA KAN İSTEYEN GERÇEK BİR TANRI OLMADI HİÇ….
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Temmuz 12

SÜMERLİ LUDİNGİRRA’DAN ÇAĞLAR SONRASINA MEKTUP…

”…Biz yaptık onlar yıktılar,biz yaptık onlar yaktılar.Halkımız hatta krallarımız tutsak oldu.Ailelerimiz dağıldı.Tarlalarımız,bahçelerimiz kurudu,hayvanlarımız açlıktan öldü ve böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu,dayanamıyacak hale geldi ve içimize yavaş yavaş sızıp,bizi yiyen
yabancıların kucağına bırakıverdi kendini.Onlar yönetiyor bizi şimdi.”
Bu öyküleri neden yazıyorum?
Ben bir Sümerli öğretmen,şair ve yazarım.Yaşım yetmişbeşi bulduğundan öğretmenliği bıraktım çoktan;fakat şairlik ve yazarlığım ölünceye kadar sürecek herhalde.
Bu yaşam öykümü daha çok gelecek nesiller için yazmaya başladım.Bizim ulusumuz,dilimiz,geleneklerimiz,sosyal yaşantımız,sanatımız unutuluyor artık.
Bu güzel ülkemize her taraftan göz diktiler. Göklere uzanan basamaklı kulelerimizin, görkemli tapınaklarımızın, arı gibi işleyen çarşılarımızın, her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, boy ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, dolup taşan iskelelerimizin, her tür bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar.
Biz yaptk onlar yıktılar,biz yaptık onlar yaktılar.Halkımız hatta krallarımız tutsak oldu.Ailelerimiz dağıldı.Tarlalarımız,bahçelerimiz kurudu,hayvanlarımız açlıktan öldü ve böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu,dayanamıyacak hale geldi ve içimize yavaş yavaş sızıp,bizi yiyen yabancıların kucağına bırakıverdi kendini.Onlar yönetiyor bizi şimdi.
Topraklarımıza lkel geldiler;sayemizde uygar olmaya başladılar.Ne yazıdan,ne tarımdan,ne sanattan ,ne dinden,ne okuldan,ne attan,ne arabadan,ne aydan,ne yıldan haberleri vardı.
Hepsini bizden öğrendiler.Sonrada biz yaptık,biz bulduk diye öğünmeye başladılar.Hep korkuyorum,bir gün gelecek; adımız da,uygarlığımız da unutulacak.Biz ne yaptık,ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler.Bu durum beni yıllardan beri üzüyordu.
Ben küçük bir adamım, bunu önlemek elimden gelmez diye yakınıyordum. Bir gün birdenbire aklıma geldi. Ben bir yazar olduğuma göre, ulusumuzun bulduklarını, başardıklarını, geçmişimizi, geleneklerimizi, ne kadar uygar olduğumuzu, gerek Sümerliliklerini unutmaya başlayan gençlerimize, gerek daha sonra gelecek kuşaklara neden yazılarımla bildirmeyeyim dedim ve yaşam öykümü yazmaya karar verdim. Böylece her tarafa, herkese, her çağa ulaşacağımı umut ediyorum.
Çocukluğumdan bugüne tüm yaşantımı anımsamanın,ulusumuzun binlerce yıllık geçmişini çıkarıp bir araya toplamanın pek kolay olmayacağını tahmin edersiniz herhalde.Fakat ben bu yaşa kadar bir çok olaya tanık oldum.Arşiv ve kütüphanelerde araştırma yaptım.Büyüklerimizden ,çevremden bilgiler topladım.Şimdi bu biriken bilgiler ışığı altında,yaşamımıza ait anılarımla birlikte ulusumuzun başından geçen acı tatlı olayları,gelenek ve göreneklerimizi,inançlarımızı,Tanrılarımızı size tanıtmaya çalışacağım.
Şiirlerimizden,destanlarımızdan,masallarımızdan örnekler vereceğim.Bunları sizi sıkmadan okutabilirsem ne mutlu bana!
Bizim uygarlığımız belki binlerce yıl sonra yaşayan insanlara da geçecek. Bizim attığımız temeller üzerine yenilerini koyacaklardır.
Ah! Onlar da bizi hatırlayıp bıraktığımız kültür mirası için teşekkür edebilseler…
Ludingira’nın Yaşam Öyküsü Tablet 1.
Muazzez İlmiye ÇIĞ : Sümerli Ludingirra
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Temmuz 12

Tanrı’ya inanıyor musun?…

Einstein’ın ABD Üniversitelerinde konferans verdiği sıralarda öğrencilerin ona en çok sordukları soru şuydu;
Tanrı’ya inanıyor musun?…
Einstein da hep şu cevabı verir;
Spinoza’nın Tanrı’sına inanıyorum…
Spinoza’yı okumayan kişi aynı yerde kalır…
Bu da şu şekilde özetlenebilir;
Baruch de Spinoza 17.yy felsefesinin üç büyük “Rastyonalist”inden biri olarak kabul edilir, tabi ki Descartes ile birlikte…
Bakalım Spinoza’nın Tanrısı ne diyor;
  • Dua etmeyi ve boşuna göğsüne yumruk atmayı bırak…
  • Yapmanı istediğim tek şey dünyaya çıkıp hayatın tadını çıkartmandır…
  • Eğlenmeni, şarkı söylemeni ve senin için yaptığım her şeyin tadını çıkartmanı istiyorum…
  • Kendi inşa ettiğin Tapınaklara gitmeyi de bırak. Oraların benim evim olduğunu söylüyorsun. Benim evim dağlarda, ormanlarda, nehirlerde, göllerde ve senin kalbindedir…
  • Sefil hayatın için de beni suçlamayı bırak. Çünkü ben sana Hiçbir zaman günahkar olduğunu, yanlışlarını, hatta cinselliğin kötü bir şey olduğunu söylemedim. O yüzden seni inandırdıkları her şey için beni suçlama…
  • Benimle Hiçbir ilgisi olmayan ve anlamadığın halde sözde kutsal yazıları okumayı bırak. Gün doğumunda şahane bir manzarada, arkadaşının dostluğunda, küçük bir çocuğun gözlerinde beni okuyamıyorsan, henüz yazının bilinmediği bir devirde, benim adıma yazıldığı iddia edilen Hiçbir kitapta beni bulamazsın!
  • Bana güven. Ama önce kendine güven ve her şeyi benden istemeyi bırak.
  • Benden korkmayı da bırak. Çünkü ben seni yargılamıyorum, seni eleştirmiyorum, sana sinirlenmiyor, seni asla cezalandırmıyorum. Beni sadece SEVMEN yeterlidir.
  • Benden özür dilemeyi de bırak! Çünkü affedilecek bir şey yok. Eğer seni ben yarattıysam, seni özgür iradenle donattım. Sana benim verdiğim akıl ve iradeyle yaşıyorsan, seni nasıl suçlayabilirim? Seni sen olduğun için nasıl cezalandırabilirim?Bir yaratıcı bunu nasıl yapabilir???
  • Her türlü emirleri unut, her türlü yasayı unut, bunlar seni manipüle etmek için, seni kontrol etmek için, senin suçluluk hissetmeni isteyenlerin kurgusudur. Bunlara inanma sadece kendi aklını kullan…
  • Kendine saygı göster ve kendine yapılmasını istemediğin Hiçbir şeyi bir başkasına yapma.
  • Senden tek istediğim hayatına dikkat etmendir. Çünkü hayat ne bir test, ne bir basamak, ne bir prova, ne de cennete giden bir yoldur. Ben seni tamamen ÖZGÜR kıldım…
  • Ödül yok,ceza yok,günahlar yok,kimse kayıt yapmıyor ,kise bunları saymıyor…
  • Sadece SEVGİ var hayatta…
Ancak hayatında bir cennet ya da cehennem yaratmak istiyorsan, bunda tamamen özgürsün!!!…
Bu hayattan sonra ne olduğu hakkında sana bilgi veremem,
ama bir tavsiye verebilirim;
Hiçbir şey olmadığını düşünerek yaşa.
Düşünsene eğer bundan sonra diye bir şey yoksa, sana verdiğim hayatı sevgiyle, zevkini çıkara çıkara, doya doya yaşamış olacaksın…
Ama eğer sonrası varsa;
sana orada soracağım sadece;
Eğlendin mi?En çok neyi beğendin?
Yaşamın boyunca ne öğrendin ve hangi güzel şeyleri yaptın? Olacaktır.
Çünkü sen harikalarla dolu dünyadaki güzellikleri keşfedecek zekayla var edildin, onları korumayı, doğru kullanmayı, geliştirip daha da güzelleştirmeyi becerecek güçtesin.
Kendini izleniyormuş gibi hissedersen, neşeni göster.
Minnettarlık mı hissediyorsun?
Bunu kendine, sağlığına, ilişkilerine, sana ihtiyacı olanlara göz -kulak olarak ifade et.
Öğrendiklerini onlara aktar, bildiklerini sevgiyle paylaş.
Durmadan mucize bekleme, mucize sen ve sana verilen hayat ile onu doğru yaşayabileceğin aklındır.
Beni de aramayı bırak”’…
Beni sadece kendinde bulabilirsin…
Spinoza; en büyük eseri olan Ethica kitabında “var olan nedir?” sorusunu yanıtlamaya çalışır…
“Tanrı dışında hiçbir özdek var kabul edilemez ve hiçbir şey Tanrının dışında var olamaz ya da algılanamaz.”
Spinoza her şeyin, bir bakıma Tanrı “içinde” olduğuna inanır.
Ona göre; “Bir etkiye ilişkin bilgi kendi nedenine ilişkin bilgiye dayanır ve aynını içerir.”
Bu sav aslında Diyalektiğin “Her şey birbirine bağlıdır” ilkesiyle örtüşmektedir….
Böyle yazılmış kutsal kitaplar insanlara sunulsaydı, bu gün dünyanın ihtiyacı olan pozitif duygu yüklü bireylerin,soyut bir olgu olan SEVGİ ile başarabilecekleri şeyler daha mı çok olurdu acaba?
İnsan tutkuları yenerek Tanrıya ulaşır…
Baruch Spinoza – “Spinoza’nın Tanrı Anlayışı…
“Ethika” kitabından derlenmiştir..
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Temmuz 8

Memleketim Rize

Rize’de kaza geçiren bir işçi, olayı ayrıntılarıyla anlatmak için şantiye şefine bir mektup yazmış ki, evlere şenlik.
İtiraf etmek gerekirse, klasik Karadeniz fıkralarından biri sandım ama değilmiş. Bire bir gerçek bir hikaye…
“Sayın şantiye şefim, iş kazası tutanağında planlama hatası diye yazmıştım.
Bunu yeterli görmeyerek ayrıntılı bilgi istemişsiniz. Şu anda hastanede yatmama neden olan olaylar aynen aşağıdaki gibi olmuştur:
Bildiğiniz gibi ben duvar ustasıyım.
İnşaatın 6. katında işimi bitirdiğimde, biraz tuğla artmıştı. Yaklaşık 250 kg olduğunu sandığım bu tuğlaları aşağıya indirmem gerekiyordu. Bunun için bir varil buldum.
Ona sağlam bir ip bağladım. 6. kata çıkıp, ipi bir çıkrıktan geçirerek, ucunu aşağıya saldım. Tekrar aşağıya inip, ipi çekerek varili 6. kata çıkardım. İpin ucunu sağlam bir yere bağlayıp, tekrar yukarı çıktım. Tüm tuğlaları varile doldurup aşağı indim. Tam ipin ucunu çektim ki, kendimi havalarda buldum. B
en yaklaşık 70 kiloyum.
250 kiloluk varil aşağı düşerken, beni yukarı çekti. Heyecandan ipi bırakmayı akıl edemedim.
Yolun yarısında dolu varille çarpıştık. Sanıyorum sağ iki kaburgam bu sırada kırıldı. Tam yukarı çıkınca, iki parmağım iple birlikte çıkrığa sıkıştı.
Böylece parmaklarım da kırılmış oldu. O sırada yere çarpan varilin dibi çıktı ve tuğlalar etrafa dağıldı.
Varil hafifleyince
, bu kez ben aşağı inmeye, varil yukarı çıkmaya başladı ve yolun yarısında yine varille çarpıştık. Sol bacağımın kaval kemiği de bu sırada kırıldı.
Can havliyle ipi bırakmayı akıl ettim ve tabii yaklaşık 3 kat yükseklikten aşağıya doğru düştüm. Sol kaburgalarım, sol el bileğim de o zaman kırıldı sanırım. Başımı yukarı kaldırdığımda boş varilin hızla üzerime doğru geldiğini gördüm. Kafatasımın da böylece çatladığını düşünüyorum. Bu sırada bayılmışım.
Gözümü hastanede açtım.
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Haziran 25

Bir kişinin, depresyona girdiğinin birtakım öncü belirtileri vardır:

• Kişi, birden sessizleşir, daha az konuşmaya başlar.
• Kendisine yöneltilen sorulara kısa kısa yanıtlar vermeye başlar.
• Yalnız kalmak istediğini belirtir. İnsanlardan uzak durmaya çalışır. Çok insan olmayan ortamlarda bulunmayı yeğler.
• Katıldığı herhangi bir etkinlikten erken ayrılmak için birden bir özür bulur.
• Sorumluluklarından kaçmaya çalışır.
• Sıklıkla, “Çok yorgunum” der, hiç gücünün kalmadığını söyler. Kendini bir “yük” gibi görmeye başlar.
• Bitmiş tükenmiş bir dış görünümü vardır. Genellikle üzerinde bir uyuşukluk vardır.
• Dinlendirici bir uyku uyuyamadığını söyler.
• Yediği yemeklerin, onun için bir tadı tuzu yoktur. Yeme isteği azalır ve yemek saatlerini atlayabilir ya da yeme isteği çok artar.
• Kendine bakmamaya, kendine özen göstermemeye başlar.
• Günlük, sıradan etkinlikleri (banyo yapmak gibi) yapamayacak denli bitkin olduğunu söyler.
• Genel bir isteksizlik içindedir, canı hiçbir şey yapmak istemez. Hiçbir şey ilgisini çekmez. Hiçbir şeyden zevk almamaya başlar.
• Duygusal açıdan çökkündür, ağlamaklı bir görünüm sergileyebilir.
• “İyiyim” der, ancak gözleri ve vücut dili bunu göstermez.
• Soğuk ve duygusuzmuş gibi bir izlenim bırakabilir.
• Duygusal olarak insanlardan uzaklaşmış, kendi dünyasında gibidir.
• Kendini geri çeker, toplumsal katılımı azalır, kendini başka eylemlerle oyalamaya çalışır (telefonuyla oynama, internet’te aşırı oyalanma gibi).
• Yaptığı etkinliklere odaklanamadığı görülür. Karar vermekte güçlükler çekebilir ya da yanlış kararlar verebilir. Unutkanlıkları başlar.
• Ağrıya dayanıklılığı azalır, kaslarında ağrı ve sızılar başlayabilir, baş ağrısı çekebilir, göğüs ağrıları, sırt ve karın ağrıları olabilir.
• Sıradan kabul edilebilecek birtakım söz ve davranışlara takılır ve kırılganlık gösterir. Yanlış anlaşıldığını düşünür. Kızma eşiği düşer, gergin ve sinirli olur, sıklıkla öfkelenir, aşırı duygusal tepkiler gösterebilir.
• Kendine olan güveni azalır. Kendini yetersiz hissetmeye başlar. Olmadık olaylar için kendini eleştirmeye, suçlamaya başlar. Pişmanlıklarını dile getirir.
• Gelecekle ilgili tasarılar yapmaktan kaçınmaya başlar.
• Yaşamın anlamsız bir biçimde geçip gittiği düşüncesi içindedir ve yaşam sevinci duymaz. Yaşamla olan bağlarını koparmış gibidir ve kendisini yaşama bağlayan pek bir değerin kalmadığını düşünmeye başlayabilir.
• Zaman zaman “yaşamaya değmez” olduğunu bile düşündüğü olur.
Bu gibi belirtiler gösteren kişilerin, hiç zaman geçirmeden, bir psikiyatriste ya da klinik psikoloğa başvurmaları gerekir. Başvurulan uzman, depresyonun türünü (değişik depresyon türleri vardır ve her biri için çok özel tedavi yaklaşımları vardır) ve ağırlık derecesini belirledikten sonra, psikoterapi, ilaç tedavisi ve elektrokonvülsif tedavi (EKT) seçeneklerini değerlendirecek; gerekiyorsa, hastalığın yinelemesini önlemek üzere, tedavi sonrası koruyucu önlemler almayı düşünecektir.
Depresyon, kimi zaman, kendiliğinden de düzelebilir. Ancak, depresyonun kendiliğinden düzelmesini beklemek, çıkan yangının kendiliğinden sönmesini beklemeye benzer. Toplumda, her altı kişiden birinde (kadınlarda iki kat daha büyük sıklıkta), yaşamın bir döneminde ortaya çıkabilen bu hastalığın neden olabileceği yıkımı öngörmek ve gerekli önlemleri bir an önce almak gerekir, yoksa çok üzücü sonuçlarla karşılaşılabilir..
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Haziran 25

Bebek Nasıl Yapılır? diye miniklere sormuşlar, onlar da bakın ne cevaplar vermiş ..

“Bebek yapmak için anne bir yumurtanın üzerine yatar sonra baba gelip yumurtayı kırar”
(Abby, 6 yaşında)
“Ben asla bebek yapmıcam Babam dedi ki bebek beklerken kadınlar her gün biraz daha hasta ve manyak oluyomuş”
(Marie-Ann, 9 yaşında)
“Bir kadınla bir erkek yatağa girdikleri zaman, ikisinden birinin bebeği olacak demektir”
(Paul, 6 yaşında)
“Bebek annemizin içinden çıkar, doktor da onun poposuna vurur çünkü bebek doktoru ısırmıştır”
(Edward, 6 yaşında)
“Bebek yapmak için, bunu önemsemeyen biriyle olmak gerekir”
(Shelley, 7 yaşında)
“Karşımızdakı evdeki adamın karnında bebek var ama bi türlü dışarı çıkamıyor”
(Alistair, 9 yaşında)
“Bebek yapmak için önce aşık olursun, evlenirsin veya bunlara gerek de yok aslında”
(Peter, 9 yaşında)
“Bebek yapmak için uygun zamanı kollamak lazım, evde misafir olmaması lazım”
(Lyn, 9 yaşında)
“Ben nasıl yapıldığını biliyorum ama hiç yapmadım”
(Francis, 7 yaşında)
“Kediyseniz bebek yapmanız daha kolaydır”
(Paulette, 6 yaşında)
Sevgili büyükler lütfen ne yaptığınıza dikkat edin…
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Haziran 25

Çay İçmeyen İnsana Neden Güvenilmez?

Çay dört özelliğinden dolayı kutsal bir sıvıdır.
Birincisi; sınıfsız bir içecektir, ayakkabı boyacıları ile ceo’ların ortak içeceğidir. Sınıfsal kaynaşma sağlar. Her statüden insanın tükettiği bir sıvı olup, içecekte eşitlenmenin sembolüdür aynı zamanda.
İkinci olarak zamansızdır; sabah kahvaltısında, öğlen yemeği sonrasında, akşam üzeri, yatmadan önce yani günün her saati içilebilen tek içecektir.
Üçüncüsü; Muhabbetin demini aldırır. Çay olmadan yapılan sohbetlerin hiçbir tadının olmadığı malumunuzdur.
Dört; mekânsızdır her mekânda içilir.
Çay; yoksulların, şairlerin ve yalnızların resmi içeceğidir. Ona öyle alelade bir içecek muamelesi yapamayız. Ona sıradan bir içecek gibi davranamayız. Yok ben çay sevmem, çayla aram iyi değildir gibi hezeyanlar delikanlı bireylere yakışmaz. Çay içmeyen adamı anlamak zordur. Eğer bir rahatsızlığı yoksa, ki çay sıhhat verir. O kişinin niye çay sevmediği bizim için ciddi bir sorun olarak masada duracak ve dostluğumuzu sorgulatacaktır. Zamansız-mekansız-sınıfsız bir içecek olarak çaya karşı yapılan bu haksızlık ve sevgisizlik bizi yaralar. Çay içmeyen adam şüphelidir. Ona güvenemeyiz. Çünkü ince belli bardakta tüten nefis dumanıyla, karanfil kokulu sıcak ve demli bir çayı yudumlamamış insan, Anadolu’yu, bozkırları ve kırılgan yağmurlarımızı tatmamış demektir, kırkikindilerle yıkanmamış, gökyüzünü tanımamış demektir. Çay içmemenin hiçbir mantıklı izahı olamaz. Çay içmeyen adama güvenemeyiz çünkü buralardan ve bu toprakların kadim içecek kültüründen fersah fersah uzaklaşmış bir adam bizi tedirgin eder.
Çay; yoksulların, şairlerin ve yalnızların resmi içeceğidir. Ona öyle alelade bir içecek muamelesi yapamayız. Ona sıradan bir içecek gibi davranamayız…Alıntıdır
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Mayıs 27

Gerçek hırsızlar çoğunlukla yüksek rütbeli olanlardır

Amerika’nın NewYork şehrinde bir soygun sırasında hırsız banka içindeki çalışanlara bağırdı:
Kıpırdamayın! para devletin, hayatınız da sizindir.
Yani herkes sessizce uzansın..
“Buna anlık akılla ikna denir “
Hırsızlar çalmayı bitirince üniversite mezunu olan en genç hırsız, ilkokul mezunu en yaşlı olan hırsıza dedi ki: Reis kaç para aldık sayalım.
Liderleri olan yaşlı hırsız bozuldu ve ona dedi ki: Aptal mısın? Bu çok para ve saymamız uzun sürer, bu gece ne kadar para çaldığımızı haberlerden
öğreneceğiz!
“Bunun adı tecrübe”
Hırsızlar bankadan çıktıktan sonra banka müdürü şube müdürüne dedi: polisi çabuk ara.
ama şube müdürü ona dedi ki: Bekle 10 milyon dolar alıp kendimize saklayalım daha önce zimmetimize geçirdiğimiz 70 milyon doları da ekleyelim.
“Buna akışına yüzmek ve durumu lehine çevirmek denir”
Banka müdürü dedi ki: yani her ay soygun olsa çok iyi olur…
“ve buna çok ileri gitmek denir”
Ertesi gün haber ajansları bankadan 100 milyon dolar çalındığını bildirdi!
Hırsızlar parayı tekrar tekrar saydılar. Her seferinde miktar 20 milyon dolardı. Hırsızlar çok sinirlendi. 20 milyon dolar için hayatlarını riske attılar.
Banka müdürü suya sabuna dokunmadan 80 milyon dolar aldı.
Maskeli hırsız ile kıravatli hırsız arasındaki farklı bilgiydi.
“Bunun da adı bilgi altına eşittir”
Banka müdürü milyoner olduğu için
gülümsüyordu. borsadaki tüm kayıplarını bu soygunla telafi etmişti.”
“Bunun adı da risk almaktır
Gerçek hırsızlar çoğunlukla yüksek rütbeli olanlardır.
Ama “hırsız” olarak tanınanlar hep ev ve cüzdan hırsızları olacaktır.
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Mayıs 27

İstanbul’a ilk adım. Bir batakhane Hikayesi

Liseyi bitirince gözün hep İstanbul’da olur. Üniversite okursun,güzel kızlar tanırsın,özgür takılırsın kafana göre devrimcilik yaparsın,ara sıra aç kalırsın,falan filân.
Evet ben de bu şartlara uyuyordum artık. Lise bitmişti,bizim bostanın kenarından kesilen söğüt ağaçlarını da satmıştım,üçbin beşyüz lira paramda vardı,o zaman İstanbul’a gidebilirdim. Ayrıca kalacak yer problemim de yoktu. Çünkü benden önce İstanbul’a gitmiş üniversite okuyan Ağbim Tarık ve kuzenimTuğrul Ağbi ev tutmuşlardı,ben hazıra konuyordum. Yatağımı yorganımı aldım ve gidip oraya yerleştim. Üniversite giriş sınavlarından hiç iyi puan alamamıştım ama kursa gidip daha iyi puan tutturma umudum vardı. Böyle oyalanıp dururken bir yandan da söğüt paraları bitip gidiyordu. Daha kursa gidecektim,hayatımı devam ettirecektim,yiyecektim içecektim,bunların hepsi para kazanmadan olmazdı.Gerçekçi olup söğüt parası bitmeden bir iş bulmam lâzımdı.
İstanbul’a gelince,önce aynı yerden geldiğin arkadaşlarını bulursun doğal olarak. Ben de öyle yapmıştım haliyle. Daha önce gelen arkadaşlarımla irtibat kurdum,onların evlerine gidip gelmeye başladım,onlarla birlikte komünistlik yaptım,devrim konuştum,Lenin ne demiş,Marks ne söylemiş,tartıştık durduk. Sanmayınki bunları küçümsüyorum. Bunlar benim yapı taşlarım oldu. Orda konuşulan herşey çok samimi idi. Aslında çok şey bilmiyorduk ama herkes çok dürüsttü. Ben bu hayat mücadelesini veren bütün arkadaşlarımı sevgi ve saygıyla anıyorum. Bizim evden başlarsam saymaya:Tarık,Tuğrul,Basri ve ben. Daha çeşitli sebeplerle gelen diğer arkadaşlarımızı saysam sayfalar yetmez. Topkapı’da ayrı bi evimiz daha vardı,devrimci karargâh,en sıkı bilimsel tartışmaların yapıldığı yer. Burda da Vahap,Emin,Servet,Kırtiş Ünal,Feridun Pire ve şu anda ismini hatırlamadığım başka arkadaşlarım.
Günler geçip gidiyordu,söğüt parası da bitiyordu. Arkadaşlarıma benim çalışıp para kazanmam gerektiğini söylüyor,iş olursa haber vermelerini istiyordum. Nihayet bir cevap geldi. Feridun Pire bana bir iş önerisi getirdi. Dedi ki: “Ben,Maltepe sigara fabrikasında işe giriyorum,üç gün sonra yaptığım işi bırakacağım,sen devam et”. Tamam dedim. İş ne?:Bir pavyonda şip şak fotoğrafcılık. Ne olursa olsun. İş ya.
İş Maslak’taydı. Maslak o zaman,İstanbul’un dışında sayılırdı. Bizim öğrenci evimiz Göztepe’deydi. Ben ordan çıkıp dolmuşa binip önce Taksim,sonra bir dolmuş daha Maslak yapacaktım.
Olsun iş buydu,gereken yapılacaktı. İlk gün işi tanımayla başladı. İş yeri iki tane gazinoydu. Funda ve Belvü. Aslında Pavyon demek gerekiyor ama biraz cibilliyeti bozulmuştu. İstanbul büyümeye başlamış,eğlence yerleri Beyoğlu ve Aksaray gibi merkezlerden taşmıştı. Cibilliyeti bozulmuştu dememin nedeni bu işte. Oralara saçılırken bu yerler,daha ucuz,daha keskin,daha batak yerler olmuştu. Yemekli yataklı,dört başı mamur entegre tesislerdi artık. İşte buranın fotoğraf işini emekli bir öğretmen almıştı ve ben de şip şak fotoğraf çekip getirecektim,o da tab edecek müşteriye sattıktan sonra ben hasılattan yüzde on beş alacaktım. Bakalım işte başladık işimize.
Önceleri çok utandım gidip fotoğraf çekmeyi teklif etmekten. Kenarda garip,garip bekledim. Beni çağırıp çek demelerini bekledim. Hiç çağıran olmadı. Öğretmen patronuma gittim:kimse resim çektirmiyor dedim. Öğretmen dedi ki “Git masalarda boş flaş patlat”. Dediğini yaptım. Evet doğruydu. Flaş patlayınca resim çektiriyorlardı. Gittikçe daha girişken,daha talepkâr olmayı öğrenmeye başladım. Masalardaki kızlar artık beni tanımaya da başlamıştı. Benim adım FOTO’ydu. Giderek aramızdaki gizli bağlar kuvvetlenmeye başladı çalışan kızlarla. Durup dururken beni çağırıp resim çektirmeye başladılar.
Adamlar istemiyordu pek ama adamı dinleyen kim,kız isteyince ona lâfmı düşüyordu ki.
Daha sonra benimle konuşmaya başladılar bu kızlar,beni dinlediler. Üniversite için kurs parası biriktirip,okul okuyacağım deyince,daha bir saygı duydular,bana pek çoğu hayatını ve dertlerini kısaca anlattı. Kimi doğru söyledi,kimi yalan,bunları farkediyordum. Hepsi takma isim kullanıyordu. Kader. Çilem. Ahu. Melek.
Böyle birlikte çalışıp gidiyorduk. Ama çok rahatsızlık çekiyordum vicdanen. Önümde bir yığın hayat yok olup gidiyordu. Çok haşin pezevenkleri vardı bu kızların,olayları çözdükçe nasıl bir esaret yaşadıklarını görmeye başlamıştım. Eğleniyor,yiyor,oynuyor,gülüyor dediğim kızlar,ağır birer işçiydi.
Onlarla konuştukça nefesim daralıyordu. Çok cahil ve çok gerçektiler. Sadece düştükleri yolu yaşıyorlardı.
Artık çok inanmıştık birbirimize çok samimi arkadaştık. Kimi evine aldığı eşyayı dostunun başka kadına götürdüğünü anlatıyor,kimi akşam yediği dayağın morluklarını gösteriyordu.
Fakat ben olmadık şekilde çok para kazanıyordum. Gecede yüz,iki yüz lira oluyordu kazancım. O zaman,bir memur maaşı sekiz yüz lira civarındaydı.
Akşam iş başlayıp fotoğrafa çıktığımda,her masadan kızlar çağırıyor,bir poz yerine on poz çektiriyordu. Zorluk olmaz değildi tabii ki,çok müşteri itiraz ediyordu,resimlerin yarısını almak istemiyor,önüme atıyordu. Kızlar ne edip ediyor çoğunu aldırıyorlardı.
Neden olduğunu anladım daha sonra. Bana yardım ediyorlardı. Öyle bir inanç olmuştu onlarda.
Kader,bir gün bana dedi ki. “Biz düştük düştük,senin zorun ne buralarda,git okul parasını başka yerde biriktir”. Başka yerde bu kadar kazanılmayacağını ona anlatmadım. Ama beni korumaya çalışıyordu. Benim bir kurtuluş yolum olduğunu söylüyordu. Kendisinden hiç umudu yoktu.
Bir gece çektiğim resimleri Kader’in müşterisine götürdüm,adam resimleri almıyor. Adam “Beni çirkin çıkarmışsın”diyor. Kader aldı resimleri,attı adamın önüne: “ Aynı sensin,bu çocuk seni nasıl düzeltsin” dedi.
Önce kötü bir orkestra,kötü bir müzikle başlardı akşam. Yine başladı kötü metâl sesler.
Salon yarı doluydu. Kader yanımdan geçti,gitti iki adamın masasına oturdu. Bir kadın masaya oturunca garsonlar hemen koşar azami içki yığarlardı masaya. Yine öyle oldu. Masa anında donandı. İçkiler ışıklı meyveler,bir iki köpüklü şarap. Kader el işareti yaptı,beni çağırdı. “Foto bizi çek” dedi. Ben iki poz kadar çektim. Birisi beni kenara itti ve elindeki tabancayı Kader’e doğrultup iki el ateş etti,hızlıca kaçtı.
Hemen koşup kanlar içindeki kızı garsonlarla kaldırdık. Herkes panik halinde. Biz Kader’i taşıyoruz.
Kader döndü bana: “Resmimi çektin mi?”dedi.
Category: Genel | LEAVE A COMMENT
Mayıs 25

AMERİKAN OXITEC BİYOTEKNOLOJİ FİRMASI DOĞAYA GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ SİVRİSİNEK BIRAKIYOR.

Bu ay Florida Keys’e yerleştirilen milyonlarca genetiği değiştirilmiş sivrisinek yumurtalarının çıkan milyonlarca genetiği değiştirilmiş üreme yeteneği alınmış sivrisineklerin genel populasyonu oldukça azaltması bekleniyor. Bu çalışma Zika, dang humması, chikungunya, sarı humma ve bazıları Florida’da yükselişte olan diğer potansiyel olarak ölümcül hastalıkları taşıyan Aedes aegypti adlı istilacı bir türü hedef alıyor. Deney, çok sayıda gelecekteki yavru için ölümcül olacak bir genetik değişikliğe dayanıyor. Bu durumda, erkek sivrisinekler, dişi yavrularını antibiyotik tetrasikline bağımlı kılan ve böylece doğada ölmeye mahkum olan bir geni taşıyacak şekilde modifiye edilmişlerdir. Çiftleşme döngüsü nesiller boyunca tekrar ettikçe, dişi sayıları azalır ve popülasyon baskılanır. Değiştirilmiş böcekler sonunda ölür ve bu yaklaşım kendi kendini sınırlar. Bir nevi negatif mutasyon insanlar tarafından planlanarak sivrisinek populasyonunun nesiller içerisinde azalması hedeflenerek hizmete sunulur.
Oxitec, 2016’da ABD Gıda ve İlaç İdaresi’nden ve ardından 2020’de Çevre Koruma Dairesi’nden geçmeden önce önemli düzenleyici engellerin üstesinden geldi. Mevcut pilot girişim başarılı olursa, firma her hafta 20 milyon daha fazla genetiği değiştirilmiş sivrisinek erkeği serbest bırakmaya hazırlanıyor. Florida’nın sivrisinek sezonunun başlarında bu yıl. Deneyin sonuçları nihayetinde genetiği değiştirilmiş organizmaları doğaya salma konusundaki endişelerin giderilmesine yardımcı olabilir.

Sivrisinek genetiğinde istenilen yönde planlı değişimler bu genetiği değiştirilmiş sivrisineklerin kötü amaçlara hizmet etmesi durumunda nasıl bir kaosa yol açabileceği ayrı bir muamma. Kötü amaçların ellerinde sivrisinekler biyolojik silah haline gelebilirmi?
Tokat civarında birden bire yayılan Kırım Kongo Kanama hastalıklı kene olayını unutmamak gerekiyor. Bu keneler ısırdıkları insanları Orta Anadolu’da öldürmeye devam ediyor. Bu bir genetiği değiştirilmiş kene türümü? İnsan düşünmeden edemiyor.
Category: Genel | LEAVE A COMMENT